Kiler

Oy ver
(1 Oy)
kiler kiler kiler

Kiler

Toril yanında yatan, birlikte müthiş bir gece geçirdiği kadına baktı. Kumral saçları, biçimli ve çıplak vücudunun üstüne dağılmıştı. Uzun saçlar, az da olsa örtünme sağlıyor ve ona hem masumane hem de gizemli bir çekicilik sağlıyordu. Çadırın giriş aralığından giren hafif meşale ışığı, kızın vücudunun kıvrımlarında titreşen gölgeler oluşturarak belirginleştirsin mi yoksa gözlerden mi saklasın karar veremiyor gibiydi. Oldukça masum bir kedi yavrusu gibi yanına kıvrılmış uyuyan bu güzel, sadece birkaç saat önce Toril’in vücudunu parçalarcasına tırmalayan bir panterdi adeta.

Köyün kahramanı, gözlerini zorlayarak da olsa kadından ayırdı ve sessizce, onu uyandırmaktan korkarcasına dikkatlice yataktan kalktı. Aslında içinde susturamadığı bir parçası uyanmasını umuyordu. Geçen gece bıraktıkları yerden devam edebilirlerdi pekala. Ancak Toril, kızın uykusunu bölmeye kıyamadı. Sonra çok pişman olacağının çok net bir şekilde farkında olarak ağır ağır giyindi ve küçük kulübeden dışarı çıktı. “Keşke,…” diyordu içinden “… keşke onun ev yapıcısı olmuş olsaydım.”

Kahraman köyün merkezine, dünkü kutlamadan geriye sadece bol miktarda kül kalmış olan yere yöneldi. Dünkü kahramanlıkları sayesinde o ve arkadaşları bu gün çalışmayacaklardı. Bu yüzden içini garip bir heyecan kapladı. Tüm köy onlara resmen açık açık hizmet edecekti. Gerçi saygısızlık edip durumu abartacak değildi ama yine de sen otururken birilerinin senin adına tüm işleri yapması, dahası isteklerini yerine getirmesi güzel bir şeydi. Bu Toril’in 7 yaşından bu yana sahip olmadığı bir ayrıcalıktı.

Merkeze geldiğinde arkadaşı Honnort’un iri cüssesine uygun ebatlardaki kahvaltısıyla ilgilenir buldu. Aslında Toril arkadaşı için üzülüyordu. Ne de olsa bir mucize olmadığı taktirde arkadaşı bir çatının altında uyumanın tadını alamadan, bakir ölecekti. Her ne kadar kazandıkları “kahraman” statüsü onları günler boyu yalnız uyumamalarını sağlamaya fazlasıyla yetse de bu köyde bir minatorla bir gece geçirmeye cesaret edecek bir kadın yoktu ne yazık ki…

Köyde işlerin yürüyüşü böyleydi. Sadece kadınların evleri olabilirdi ve her gece yemekten sonra kadınlar istedikleri erkeği seçer, geceyi onunla geçirirlerdi. Bir kadın bir erkek tarafından istenilecek kadar büyüdüğünde onu isteyen erkeklerden birisini ev yapıcısı olarak seçer, o erkek de onun evini yapardı. Ev yapıcı ve kız bir ay boyunca aynı evi paylaşırlardı. Onun haricinde bir erkek ve kadının aynı çatı altında iki günden fazla kaldıkları çok nadiren görülürdü. Yine de bazen bir çift hayatlarının sonuna kadar birlikte olmayı seçerlerdi ve bu seçim bir yeminle kalıcı kılınırdı. Bu yemini sadece ölüm bozabilirdi. Bir çocuk doğduğu zaman köydeki tüm erkekler babası tüm kadınlar annesi olurdu ve gerçek anne baba bilinemezdi.

Ama arkadaşının anne babası biliniyordu. Honnort geldiğinde daha bir bebekti. Anne babası dehlizlerden onu yanlarında taşıyarak gelmişlerdi. Gelişlerinden çok kısa bir süre sonra dehlizlerdeki kim bilir ne korkunç yaratıkların sebep olduğu ağır yaralar sonucu ölmüşlerdi. Köyün şamanı bile onları kurtaramamıştı. İnsanlar önce garip gelse de zamanla bu öksüz minatora alışmışlardı. Gücü, dayanıklılığı ve savaşçı içgüdüleri acımasız dehlizlerin ortasındaki bu köyde oldukça işe yaramıştı. Daha dün o ve arkadaşları köyün mongu sürüsünü ve çobanlarını bir kitaturdan kurtarmışlardı. Üstelik dev sürüngeni öldürmeyi de başarmışlardı. O olmasaydı muhtemelen hepsi ölmüş olurlardı.

Toril kahvaltı için pek de hevesli olmadığını fark etti. Köyün gelenekleri yüzünden yendikleri düşmanlarının etini yiyip kanını içmişlerdi. Et lezzetli ve doyurucuydu ancak kan midesini biraz rahatsız etmişti. Etkisinin sabaha kadar süreceğini tahmin etmemişti. Ama bir düşününce dün gece bedenine dinlenmek için pek de zaman tanımamıştı.

“Nasılsın koca adam?” dedi arkadaşının yanına otururken. Honnort bir an yemeğinden bakışlarını kaldırdı ve Toril’e ters ters baktı. Sonra bakışlarını ve ilgisini yemeğine geri çevirirken bir cevap geveledi.

“Sence?”

Toril, yaşadığın yerde türünün tek örneği olmanın nasıl bir şey olduğunu hayal etmek bile istemiyordu. Hele de bu gün böyle karanlık düşüncelerin keyfini kaçırmasına asla izin vermezdi. Nasıl olsa kaçacağını bilemezdi ki…

Toril kahvaltısını yarım ağızla biraz kemirip kalanını arkadaşına verdi. Kendisininkini çoktan bitirmiş olan Honnort hiç ses etmeden kabul etti. Bu sırada insanlar kahvaltı için kulübelerinden çıkıp iki arkadaşın etrafını sarmaya başlamışlardı. Neredeyse tüm kadınların yüzünde hayran bir ifade vardı. Hatta biraz da hüsran çünkü dün gece o kahramanlar onların değil başkalarının evlerinde kalmışlardı. Erkekler ise daha çok takdirle bakıyorlardı. Bazı yaşıtlarının sadece gözlerinden de değil tüm suretlerinden ise düpedüz kıskançlık akıyordu.

Hele içlerinden birisi resmen öfkeden köpürüyordu. Etrafını çeviren arkadaşları ise onu teselli ederek sakinleştirmeye çalışıyorlardı. En sonunda güç bela bir köşeye oturtup eline bir kase içinde kahvaltısını tutuşturmuşlardı. Toril, ne yazık ki bu adamı tanıyordu. Adam dün geceyi geçirdiği kadının en uzun süre birlikte olduğu adamdı. İnsanlar onları birliktelik sözü vereceklerini konuşuyordu ancak dün geceden de anlaşıldığı üzere kız kahramanlık cazibesine dayanamamıştı. Ya da daha da kötüsü hissettiği tek bağlılık güceydi ve adam gözünde sönük kalmıştı. Toril istemeden de olsa adamın hislerine hak vermek zorunda kaldı.

Adamın arkadaşları kendi kahvaltılarıyla ilgilendiklerinden adamın kahvaltısına bırakın başlamayı gözünü bir kez çevirip bakmadığını fark etmediler. Gözleri doğrudan Toril’e kilitlenmişti. Sanki bakışlarıyla bu nefret ettiği adamı delmek ya da öfkesinin alevleriyle büsbütün yakıp küle çevirmek istiyordu. Sonunda inceldiği yerden koptu. Adam çanağı olanca gücüyle yere fırlatmış ve hırsla yerinden fırlamıştı. Gözlerini Toril’den ayırmadan bağırmaya başladı.

“O kadar kahramansan gel karşıma!” diye kükredi adam. Kasları gerilmişti. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Öfkeden mi uykusuz bir geceden mi yoksa ağlamaktan mı bilmek imkansızdı.

Duel

 

 

 

Toril

Toril ayağa kalktı ve adamla yüzleşti. Bu bir düello çağrısıydı ve kabul etmekten başka çaresi yoktu. Yenilmemesi neredeyse mucizeye bağlıydı çünkü dünden kalan yaraları daha tam iyileşmemişti. Kaburgası sızlıyor, sağ dizi ise ters bir hareketinde tüm vücuduna acı dalgaları yolluyordu. Üstelik köyün düello kuralları Toril’e pek de uymuyordu. Kurallara göre silah ve zırh yasaktı, saf güce ve dayanıklılığa dayalı bir müsabakaydı. İki savaşçı karşılıklı dururlar, sırayla birbirlerine, belden aşağı olmamak kaydıyla yumruklar atarlardı. İki ayağı da dövüşe başladığı pozisyondan ayrılan savaşçı kaybetti sayılırdı. Toril, iki elinde birer silahla kapışmak konusunda rakipsiz sayılırdı, inanılmaz çevikti ama gerçek bir çarpışmada rakip olamayacak bu adamın yarı iriliğindeydi ne yazık ki.

Toril ayağa kalkınca insanlar bir anda sessizliği adeta yırtarcasına, arı vızıltısını fazlasıyla andıran bir şekilde mırıldanmaya başladılar. İri savaşçı arkasını dönüp kendinden emin adımlarla insanların olmadığı bir açıklığa ilerledi. Toril çaresiz takip etti ve açıklıkta adamın karşısındaki yerini aldı.

“Sen başla!” dedi kendinden emin olan savaşçı neşeyle. Bu cılız adama karşı galibiyetinin kadınını geri getireceğini düşünüyor olmalıydı. Keyfi yerine gelmişti çünkü. Toril, düşündü. Kazanma şansı yok denecek kadar az olsa da en azından karşısındakinin görünüşünü olabildiğine dağıtmalı, olabildiğince dayanmalı ve insanlar gözündeki itibarını korumalıydı. Bu düşüncelerce yönlendirilerek yumruğunu sıktı, adamın öncelik vererek yaptığı aşağılamayı görmezden geldi ve yumruğunu adamın burnunun ortasına indirdi.

Elinin altında burun kemiğinin kırılışını ve ılık kanın bileğine doğru süzülüşünü hissetti ama adam kafasını geriye bile çekmedi. Toril, iri bir böceği yumruğuyla duvara yapıştırmış gibi hissetti. Yumruğunu çekince adamın burnunun artık kafatasının içinde olduğunu gördü. Ne bu kadarını yapabileceğini ne de adamın böyle bir darbeyi bu kadar rahat bir şekilde görmezden gelebileceğini beklememişti.

Adam Toril’in yüzündeki şaşırmış ifadenin tadını çıkarmak için biraz bekledi. Ardından yıldırım gibi bir yumruk savurarak Toril’in çenesinin altına geçirdi. Toril, bir an için reflekslerini durdurmak için çabalamak zorunda kaldı. Bir darbeden kaçınmak en büyük onursuzluk olurdu. Dikkati oraya harcadığı için darbeyi istediği gibi karşılayamadı ve bir an için dünya karardı. Gözlerini biraz kırpıştırdı dengesini sağladı. Sadece sağ ayağıyla geriye bir adım atmıştı. Henüz kaybetmemişti. Bakışları rakibiyle buluşunca bunu onun istediğini anladı. Tüm gücüyle vurmamıştı. Kazanmadan önce iyi bir dayak atmak istiyordu. Çenesindeki ağrı ise Toril’in dövüşün bir an önce bitmesini istemesine neden oluyordu. Yine de o kadar çabuk teslim olmayacaktı. Kaslarını zorlayarak yine aynı noktaya bir yumruk daha indirdi.

Yaklaşık altıncı turun sonunda Toril neredeyse tanınmaz haldeydi. Yüzü tamamen yumru yumru olmuştu, şişen göz kapakları etrafı adam akıllı görmesine engel oluyordu. Siniri kontrolü ele almaya başlamıştı. Son iki darbeden sonra bir an için elleri kılıçlarını almak için kemerine gitmiş ancak dövüşten önce çıkardığını ancak bir iki saniye sonra idrak edebilmişti. Sıra ondaydı ama yumruğunu kaldıramıyordu. Sanki elleri bağlıydılar ya da en azından onun sözünü dinlemiyorlardı artık. Kendini zorlarken başı hafifçe öne eğilmişti. Bulanık gölgesinin içinde bir an için bir çift göz gördüğünü sandı.

Bir an için tüm konsantrasyonunu kaybetti. Yere yığılıp kalacağını sandı ancak nasıl olduysa yere kapaklanmadı. Aksine başını kaldırdı ve karşısındaki adama bir yumruk yapıştırdı. Yumruğunun vurduğundan emin olamadı çünkü neredeyse hiç direnç hissetmemişti. Sanki bezden bir perdeye yumruk atmıştı. Gözlerini azıcık araladığında yumruğundan dumanlar tüttüğünü gördü. Rakibi ise yaklaşık yedi metre ileride yerde yatıyordu. O müthiş enerji patlamasından sonra ise şimdi ayakta duracak gücü kalmamıştı. Dizlerinin üzerine çöktü. Ardından da yüz üstü yere düşmeye başladı. Zemin onu kucaklamadan önce bilincini kaybetti.

Toril önce sırt üstü yattığını hissetti. Biraz sonra da üstünde yattığı topraktan sanki içine ılık bir şeyler akıyormuş gibi hissetti. Sanki yerde yatmıyor, ufak bir su birikintisinin üstünde sürükleniyordu. Biraz sonra zorlanmadan gözlerini açtı. Gördüğü kişi köyün şamanıydı. Yeteneğini kullanarak onu iyileştiriyor olmalıydı. Ayağa kalkmaya yeltendi. Şamansa kalkmasına izin vermedi. Toril itiraz etmedi. Hala oldukça zayıf hissediyordu. Sağ elini havaya kaldırdı ve hafifçe kararmış olduğunu gördü.

Elini indirdi ve kafasını onlarca metre yüksekte olan mağara tavanına baktı. İç içe geçmiş güneş kayası damarları tüm güçleriyle parlıyorlardı. Bu kayalar yüzeydeki güneş ışığını emer, taşır ve karanlık yerlerde salarlardı. Gerçi günün çok az bir vaktinde yeterince ışık verebildikleri için genellikle köyde her daim yanan meşaleler olurdu. Yine de var olmalarının bir sebebi vardı. Dehlizlerde gece ve gündüz ayrımı ancak bu kayalar sayesinde oluşurdu. Mesela şimdi öğlen olmalıydı. Meşalelerin çoğu söndürülmüştü zaten. Yüzey, gökyüzü, güney, yıldızlar gibi şeylerin varlığından bile haberdar olmayan Toril hiç birini hayal etmedi. Sadece görüntünün tadını çıkardı.

Sadece bir iki saat sonra Şirun, dün gece kahraman sıfatını kazanan üçüncü ve son kişi, Toril’in yanına geldi. Kendisi şamanın yardımcısıydı. Yılları önce ikisi de bebeklikten çocukluğa geçtikleri çağlarda şaman tarafından seçilmek üzere izlemeye alınmışlardı. Şaman ikisinde de bir kıvılcım gördüğünü söylemişti. Ama sonunda Şirun’u seçmişti. Şirun, elini uzattı ve “Şaman artık kalkabileceğini söylüyor.” dedi. “Ama kendini fazla zorlamayacakmışsın. Neredeyse tüm enerjini harcamışsın.”

“Diğerine ne oldu?”  dedi Toril arkadaşının elini tutup ayağa kalkarken. Bir an için başı döndü ancak çabuk toparladı.

“Onu da bakıma aldık. Adam öküzün teki… Birkaç güne tamamen normale döner. Şimdiden ayağa kalktı bile. Ancak şaman düşünceli. Son vurduğun darbe nasıl bir şeyse derisini mahvetmiş. Ustam, böyle bir iz bırakacak bir ateş bilmediğini söyledi. Nasıl yaptın bunu?”

“Bilmiyorum.” dedi Toril düşünceli düşünceli. “Bir an için kendimi çok güçlü hissettim. Ardından hiç olmadığım kadar zayıftım.” Şirun şaşkın gözlerle arkadaşına baktı ama sonra omuzlarını silkti.

“Her neyse. Şaman’ın dediğine göre bu akşam elçiler gelecekmiş. Umarım yeterince toparlanmışsındır.”

İşte bu haber Toril için günün en kötü haberiydi. Elçiler köyün inanışına göre tanrıların elçileriydiler. Ne zaman gelecekleri belli olmazdı ama şaman birkaç saat öncesinde hissederdi. Elçiler köye gelince önce herkese hediyelerini dağıtırlardı. Oldukça hoş aromalı ancak yuttuktan sonra ağızda hafif acı bir tat bırakan bir içecek. Herkesin hediyesini aldığından ve bitirdiğinden emin olunca da bu sefer onlar hediyelerini alırlardı. Şişeler dolusu kan. Normalde o kadar çok kan kaybetmek en dayanıklılarını bile öldürürdü ancak tanrıların kudretli elçilerinin hediyesi sayesinde kimse ölmez, sadece biraz başı dönerdi.

Toril tanrıların elçilerine güvenmiyordu. Karşılığında bir şey vermek zorunda olduğun şeye hediye denmemeliydi ona göre. Gerçi şamana göre onlar zaten alacaklarını almaya geliyorlardı. Sen hediyeyi kabul et ya da etme onlar senden kanını alacaklardı. Hediyeyi hediye yapan şey senden kan aldıklarında ölmeni engellemeleri yani canının sende kalmasıydı.

Sonraki birkaç saat Toril iki arkadaşıyla güneş taşlarının azar azar kararmasını seyrederek geçirdi. Köyün geri kalanı günlük işlerini halletmek için koşuşturan insanlarla doluydu ancak onlar bu gün tüm işlerden muaftılar. Güneş taşları iyice kararmaya başlayıp zemini aydınlatmaktan aciz kalıp meşaleler bile yetersiz kalınca meydandaki ateş tekrar yakıldı ve av hayvanları getirilmeye başlandı. Köyün kadınları çocuklar ve avdan gelmiş erkeklerle ilgilenirken ava gitmeyen erkeklerin bir kısmı hayvanları temizliyor kalanları da ateşle ilgileniyorlardı. Normalde yemek, yetiştirdikleri bir çeşit mantarcıl sürüngen olan mongular ve yumurtalarından ibaret olsa da elçiler gelip yemeklerini onurlandıracağı için ve köyün üç delikanlısının kahramanlıklarını kutlamaya devam edecekleri için avlanmışlardı.

Şaman, elçilerin gelmesinden kısa bir süre önce kulübesinden çıktı. Yanında bir çuval taşıyordu. Şamanın görünmesiyle herkes saygıyla sustu. Herkes işini gücünü bırakıp şamanı izlemeye başladılar. Şaman, ağır adımlarla kahramanlara yaklaştı. Onlar da hemen saygıyla ayağa kalktılar. Şaman önce Toril’in önünde durdu. Çuvaldan iki kılıç çıkardı. Kılıçlar dün öldürdükleri dev sürüngenin uyluk kemiklerinden yapılmışlardı. Yaklaşık yüz yirmi santim uzunluğunda, dört santim kalınlığındaydılar. Tam ortalarında, kan oluğunun olması gereken yerde bir oyuk vardı. İki kılıçta ikişer parçadan oluşuyormuş gibi görünüyordu. Anlaşılan bu delikler normalde ilikle dolu olan yerlerdi. Ancak kılıçların ucuna doğru oluğun iki yanındaki kemikler garip bir şekilde eriyip yeniden katılaşmışlar gibi birleşiyor ve klasik bir kılıç ağzına dönüşüyorlardı. Ağırlıkları yok gibiydi ve dengeleri müthişti.

Toril ne diyeceğini bilemez bir şekilde silahlarını denerken şaman bu kez çırağının önünde durdu. Çuvaldan on tane kısa bıçak çıkardı. Her birinin keskin kısmı yaratığın pençelerinden ibaretti Tutacakları ise parmak kemikleriydi. Parmak kemiklerinin ortalarında da Toril’in kılıcına benzeyen gedikler vardı. Şirun şaşırmış görünmüyordu. Zaten muhtemelen dün akşam şamanla birlikte bunlar üzerinde çalışmışlardı. Görevlerinden muaf olabilirdi ancak öğrenmek istediği için gönüllü çalışmasına kimse hayır diyemezdi.

Ardından şaman Honnort’un önünde durdu. Çuvaldan şu ana kadar çıkardığı en büyük silahı çıkarttı. Bu dev bir baltaydı. Yaklaşık iki metre boyundaydı ve kesici kısmının boyu doksan, genişliği otuz santim kadardı. Kesici kısmın arkasında insan kafası kadar bir kemik yumrusu vardı. Silah hayvanın kürek kemiğinden yapılmıştı. İnanılmaz görkemliydi. Bir minatora yakışacak cinsten bir silahtı.

Tüm köyü esir almış olan sessizlik, köyün tüm erkeklerince seslendirilmeye başlanılan bir kahramanlık şarkısıyla adeta camdan bir kubbe gibi paramparça oldu. Şarkı tüm köy tarafından çok iyi biliniyordu ve kadınların da erkeklerin de söyledikleri kısımlar ayrıydı. Köyün şamanından böylesine büyük bir hediye almak, rakibinin kemiğini ve ruhunu taşıyan silahlara sahip olmak ve tüm köyce takdir edildiklerinin böylesine müthiş ve görkemli bir şekilde gösterilmesi gerçek olamayacak kadar harikaydı. Kahramanlar, maruz kaldıkları bu büyük gurur ve onur duygularınca ayartılan gözyaşlarına söz geçirmeye çalışarak, ellerinde yeni silahlarıyla sadece dinlediler.

Şarkı tam en heyecan verici, en derine işleyen yerinde birden ahengini kaybetmeye başladı. Sanki ufak bir gölcüğe düşen damlalar hoş bir melodi sunuyorlarken birisi bu gölcüğe bir taş atmıştı. Şarkı bu ahenk kaybından sonra hızla söndü ve herkes sustu. İşte o zaman, insanların sıcaklığı, söylediği şarkı ve hissettikleri duygu şelalelerince sarılan kahramanlar soğuğu hissetti. O içe işleyen ve oraya yerleşen soğuğu. Elçiler geliyordu.

Toril’in içindeki tüm o hoş ve baştan çıkarıcı duygular yerlerini bambaşka, güçlü ve keskin duyguya bırakmıştı. Öfke… Bu şimdi olmamalıydı. Sadece birkaç dakika sonra gelseler olmaz mıydı? “Hayır” diyordu içindeki ufak bir ses. “inançsızlığının bedelini ödemelisin.”

Kadınlar ağır ağır evlerine çekilmeye başladılar. Bu soğukla evlerinin içindeyken daha rahat baş edebileceklerini sanıyorlardı. Yanlarında hiç erkek götürmediler. Bu gece hiç biri bir erkek ağırlayacak halde olmayacaklardı.

Erkekler, soğukla baş etmek için evlerindense erkeklerini seçen birkaç kadınla birlikte meydanda toplandılar ve Beyaz Kayalar’a doğru bakmaya başladılar. Diğer tüm dehlizler daha derinlere inerken Beyaz Kayalar basitçe ve oldukça düzgünce yukarı doğru çıkarlardı. Daha önceleri birkaç cesur erkek ve kadın oraya gidip tanrıları görmek istemişlerdi. Ancak oraya gittiğinde neler gördüğünü anlatan kimse olmamıştı. Giden kimse geri gelmemiş veya gelememişti.

Bekleme uzun sürmedi. Bulundukları yerden Beyaz Kayalar net olarak görünmüyordu zaten. Çok yakın değildi çünkü... Ancak soğuğu hissettiklerine göre elçiler şu anda çok yakında olmalıydılar. Çok geçmeden iki beyaz siluet yakındaki bir dikitin yanında belirdi. Köye doğru hızlı ve kendilerinden emin adımlarla yürüyorlardı. Üzerlerinde her zamanki gibi uzun, beyaz cübbeler vardı. Cübbenin örtmediği yerler olan ellerinde ince ve yine beyaz eldivenler vardı. Ayaklarında ne olduğu ise bir sırdı çünkü cübbelerinin etekleri onları gözlerden saklıyordu. Yüzleri ise sadece gözler için iki deliği olan ifadesiz bir surat tasviri içeren düz beyaz birer maskenin ardında gözlerden uzaktı. İki ellerinde birer büyük çanta taşıyorlardı. Aralarındaki en iri adamın bile birini taşımakta zorlanacağı çantalardı bunlar.

Elçiler köyün sınırına gelince yavaşlayıp durdular. Şaman, durduğu yerden ayrıldı ve elçilere yaklaştı. Önlerine gelince iki dizinin birden üzerine çöktü ve alnını yere koydu. Ellerini iki yana olabildiğine açmıştı. Meydandakilerin geri kalanı da şamanın selamını taklit ettiler. Toril her ne kadar isteksiz de olsa kalabalığa katıldı. Herkes kendisiyle aynı pozisyonu aldığını nasıl oluyorsa her seferinde doğru bir şekilde anlayan şaman konuştu:

“Tanrıların elçilerini, bu köyün şamanı sıfatıyla, tüm köy adına, köyümüze davet ediyorum.”

Elçiler hiç konuşmadılar. Her zamanki gibi sessizce şamanın iki yanından geçip meydana doğru ilerlediler ve çantalarını gürültüyle yere bıraktılar. Sol yanlarındaki çantaları açtılar ve şişeler dolusu kırmızımsı pembe sıvıyla dolu şişeleri dağıtmaya başladılar. İşlerini kusursuz bir disiplin içinde yapmaktaydılar. Kusursuz maskelerinin ardındaki yüzlerinde ne tür bir ifade olduğunu okumak imkansızdı.

Toril, sıra ona gelince diğer herkes gibi omzunda soğuk bir dokunuş hissetti. Kafasını itaatkarca kaldırdı ve dizleri üzerinde durarak elçinin hediyesini kabul etti. Şişenin ağzını kapalı tutan mantarı çıkardı ve bir dikişte bitirdi. Ardından aslında saygıyla yapılması gereken selamını sırf formaliteden yerine getirdi ve yerden kalkarak hediyelerini almış olanların toplandığı köşe geçip elçilerin kendisiyle ilgilenmesini beklemeye başladı. Kalabalığın yanına gidince herkesi saran gerginlik onu da etkilemeye başladı. Gerçi zaten yeterince gergindi. Elçiler de bunu hiç kolaylaştırmıyordu. En inançlılarının bile içine nedensiz, mistik bir korku salıyor, kendilerinden şüphe etmelerine neden oluyorlardı.

Beklemek iyiden iyiye işkenceye dönmeye başladığında Toril elçilerin ellerini çabuk tutmalarını dilemeye başlamıştı. Sanki bu sefer her zamankinden daha uzun sürmüştü çünkü elçilerden bir tanesi evlerin arasında dolaşmak için her zaman kullandığı rotanın biraz dışına çıkmış ve biraz zaman kaybetmişti. Bu biraz garipti. Köylülerin en yaşlısı bile elçilerden birisinin döngünün dışına çıkıldığına tanık olmamıştı. Toril nedense içinde elçilerin varlıklarının haricinde bir rahatsızlık hissetmeye başlamıştı. Bir şeyler yanlıştı…

Artık elçiler hediye dağıtma işini bitirmişlerdi. Toril’in uğruna dövüşmek zorunda kaldığı kız da kalabalıktaki yerini almıştı. Kollarını vücuduna dolamış soğuk ve korkuyla başa çıkmaya çalışıyordu. Artık yanında onu kollarıyla sarıp kollayacak kimse yoktu. Toril’in içi burkuldu. Nedense kendisini suçlu hissetmişti. Gerçi teklif eden kızdı ve reddetmek pek de hoş olmayacaktı. Onun kadar güzel bir dişiyi reddetmek “ben erkek değilim” diye bağırmaktan farksızdı. Tüm bunların sorumlusu kızdı. Kararlarının sonuçlarına katlanacaktı.

Elçiler artık boşalmış olan çantalarını bırakmış diğer çantalarından kan almak için gereken aletlerini ve boş şişeleri çıkarmaya başlamışlardı. Tüm köy halkı zaten daha önceleri defalarca yaptıkları gibi elçilerin önünde sıraya geçmeye başladılar. Dişiler birinin önünde erkekler ise diğerinin…

Erkeklerin sırası sorunsuz ilerlemekteydi ancak dişiler o kadar da şanslı değildi. Daha sıranın başındaki zavallı acı içinde çığlık attığında erkeklerin en az 2 tanesi çoktan vermeleri gereken kanı vermiş ve özgürlüklerini kazanmışlardı. Kızcağızın kolu kan içindeydi ve dehşetle açılmış gözleriyle hala iğneyi doğru yere saplamaya çalışan elçiye dikmişti.  Diğer elçi ilgilendiği erkekten gözlerini ayırarak sakar arkadaşına baktı. Sonra yanına gitti ve hatasını düzeltmeye çalıştı. Sonra olanlara Toril pek anlam veremedi. Zaten çok hızlı olmuştu.

Sakar elçi kimseye fark ettirmemeye çalışarak çantasına uzandı ve ufak bir şişe çıkarttı. Yine aynı dikkatli hareketlerle şişeyi üç parmağının arasında kırdı. “O kadar da sakar değilmiş” diye düşündü Toril. Sonra yavaşça ayağa kalktı ve hızlı adımlarla geldiği yönde ilerlemeye başladı. Bir sorun olup olmadığını anlamak için yaklaşan şamana keskin bir el hareketiyle durmasını işaret etti ve herkesin şaşkın bakışları altında köyden ayrıldı. Görüş alanından çıktığında ise tüm gözler bu sefer geride kalan elçiye döndü. O ise elinde yaralı kızın kolu öylece donakalmıştı. Toril adamın hafif hafif titrediğini görebiliyordu. Derken burnuna belli belirsiz, ekşi bir koku geldi. Kırılan şişeden geliyor olabilir miydi?

Elçi elindeki kola yüzünü yavaş yavaş yaklaştırdı. Sonra artık açıkça titremekte olan eliyle maskesini kaldırdı. Altından sıradan bir insan yüzü çıkmıştı. Şüphesiz yakışıklı bir yüzdü ancak garip bir ifadeyle çarpılmıştı adeta. Gözlerini kızın artık yüzünün dibindeki kolundan alamıyordu sanki. Derken çok garip bir şey yaptı. Direnmek için tüm gücünü kullandığı belli oluyordu ancak anlaşılan yine de kendisini tutamamıştı. Yavaşça, titreye titreye dilini uzattı ve akan kanı yaladı. İşte o anda artık direnmeyi büsbütün bıraktı. Artık görünür derecede büyümüş olan köpek dişlerini zaten deliler gibi kanayan kola sapladı.

Toril yaşadığı şoktan yüksek perdeden bir çığlıkla uyandı. Çığlığı atan kız değildi. Tam tersine kız oldukça sakinleşmiş, garip bir şekilde boş bakan gözlerle hala elçiye bakıyordu. Çığlık arkalardan bir yerden gelmişti. Sahibi bir erkekti. O kadınla yaklaşık olarak dört yıldır birlikte yaşıyordu. Hayat arkadaşının başına gelenlere daha fazla dayanamamıştı. Tiz çığlığı hızla kalınlaştı ve bir savaş narasına dönüştü. Adeta kükreyerek kendini sevgilisinin kanını ve hayatını içen adamın üstüne attı.

Elçi, dişlerini kurbanından ayırmadan sağ elini hızla yukarı doğru savurdu ve artık eldivenlerini delmiş olan pençeleriyle adamı boydan boya yardı. Savaşçı aldığı darbe sonucu geldiği kadar hızlı bir şekilde geri fırladı ve köylülerden talihsiz kadınlardan birinin evinin duvarına çarparak zaten dayanıklı bir malzemeden yapılmamış olan evi yerle bir etti. Toril için bu kadarı yeterliydi. Madem kardeşlerinden birisi bir dövüşe girmişti o zaman arkasında olmalıydı. Gelenekler bunu emrederdi.

Toril hızla yeni silahlarını çekti. Hedefinin arkasının dönük olması büyük bir şanstı. Saldırmaya hazırlandı. Bu sırada elçi ayağa kalktı. Kızın cansız bedeni ayaklarının dibinde hareketsiz yatıyordu. Bembeyazdı. Adam etrafa bakındı ve kendine av olarak başka bir kız seçti. Toril kendini, aynı kız için bir gün içinde ikinci kez dövüşte bulduğunu fark etti. Bu tip düşüncelerin kendisini yavaşlatacağını bilerek hızla konsantrasyonunu arttırdı ve aklında tek bir düşünce bıraktı: Kimseye zarar vermeden önce hedefini durdurmak. Aynı düşüncede olan sadece o değildi. Üstelik aynı kız için ikinci bir dövüşe sürüklenen de sadece kendisi değildi.

Adam çıplak elleriyle elçinin üstüne atlamıştı. Cesurdu ama elçi sağ yanından gelen bu saldırının önünden kolaylıkla çekildi ve sağ elini bu savaşçının işini bitirmek için kaldırdı. Toril için daha kolay bir hedef olamazdı. Kılıçlarını birbirlerine paralel tutarak tüm gücüyle elçinin sırtına sapladı. Kılıçlar kesinlikle çok keskin olsalar da garip bir şekilde elçinin etinde fazla ilerleyemediler. Her ne kadar derine saplanmış olsalar da öteki taraftan çıkmamışlardı. Elçi acıyla uludu ancak çığlığı yeri döven ağır adımların sesini bastıramamıştı. Toril havayı yaran ağır bir nesnenin çıkardığı ıslık sesini duydu. Kılıçlarını saplandıkları yerden çıkarmak istedi ancak hiçbir şey yapamadan olan oldu.

Honnort’un baltası elçiyi ikiye ayırmış, Toril’i de kıl payıyla sıyırmıştı. Elçi ikiye ayrılıp görüntüden ayrılınca Toril minatorun alev saçan gözleriyle karşılaştı. Sonra burnunun ucundaki hafif sızlamayla gözleri istemsiz olarak biraz buğulandı. Gözlerini kırptı ve yerde yatan cesede baktı. Hala kımıldamaya çalışıyordu. Ortaya çıkmış olan kalbi ise daha da ürkütücü bir görüntü sunarak tüm gücüyle atıyordu. Toril ne yapacağını şaşırmış bir şekilde kalbe bakarken birden Şirun görüşüne girdi ve tüm gücüyle kalbin üstüne basarak parçaladı. Beden anında heykel gibi dondu ve hareketsiz kaldı.

Olaylar o kadar hızlı başlayıp bitmişti ki hemen hemen kimse yerinden kımıldayamamıştı. Olaylar bittikten sonra da durumda değişen pek bir şey yoktu. Herkes hala olduğu yerde kalakalmış olanları hazmetmeye çalışıyorlardı. Az önce bir elçi öldürmüşlerdi! Hem de kazayla değil. Bilerek, isteyerek ve oldukça da çaba sarfederek…

Toril bir süre cesede baktı. Solukları biraz normale dönünce, daha da önemlisi az önce ne yaptığını idrak edince telaşla şamanı arandı. Etrafa biraz bakınması yeterli oldu. Yaşlı adam hala yaşadıklarının şokundaydı. Az önce, kahraman ilan ettiği bir grup onlara hediye ettiği silahlarla bir elçiyi öldürmüşlerdi. İnanamıyordu! Ne yapacağını düşünürken aklına bir fikir geldi. Acele etmeliydi. Belki köylerini tanrıların gazabından kurtarabilirdi.

“Çabuk!” diye seslendi Şirun’a. “Cesedi yak. Ölülerimizi yaktığımızda tanrıların yanına gidiyorlarsa neden elçi de gitmesin? Bu yaptığımız hatayı düzeltmemizin tek yolu!” Adam panikle konuşsa da mantıklı konuşuyordu ve daha da önemlisi hala Şirun’un ustasıydı. Hemen en yakındaki meşaleyi kaptı, içinden cenazeler için ustasının ezberlettiği duayı hızlı hızlı okudu ve cesedi tutuşturdu. Elçinin eti tahmin edilemeyecek bir hızla tutuştu ve tutuştuğundan da daha hızlı bir şekilde yanıp yok oldu.

Şirun, saygıyla cesetten geriye kalan küllere son bir kez baktı ve yaptığının şamanın planını bozup bozmadığını merak etti. Ellinde sıkı sıkıya bir şişe tutuyordu. Şaman yanına gelmiş küllere bakıyordu. İçini kemirip duran şüpheyi daha fazla içinde tutamadı ve şişeyi şamana gösterdi ve sordu:

“Ustam! Gelenekler gereği yendiğimiz rakibimizin kanını aldım. Sizce içmeli miyiz?” Aslında sormak istediği “cesedi yakıp geri gönderdik ama hala bir parçası burada. Ne yapmalıyız?”dı ama seslendirememişti. Zeki ustası bunu anlardı nasıl olsa.

Usta ise kendi içinde öylesine derinlere gitmişti ki Şirun’un aslında ne sormak istediği bir kenara ağzından çıkana pek fazla dikkat etmemişti.

“Evet, elbette, haklısın….” dedi ve düşünceli kulübesine doğru yürümeye başladı. Dua etmeli, af dilemeliydi…

Şirun için bu cevap yeterliydi. Zaten uzun zamandır şamanın çırağıydı. Kendi kararlarına güveniyordu. Şişeyi açıp iri bir yudum aldı. Ardından şişeyi Toril’e uzattı. Toril, midesi daha dün geceden bulanıyor olsa da bunu zevkle kabul etti. Zaten hiçbir zaman hoşlanmadığı elçilerden birisinden öfkesini çıkarmak için bir şansı olmuştu ve elinden geldiğince de değerlendirmişti bu şansı. Şimdi de kanını içecekti hem de büyük bir zevkle! Ardından kalanı Honnorth’a verdiler. O da hiç itiraz etmeden kabul etti.

Yaklaşık yarım saat sonra tüm köy bir araya gelmiş ölen arkadaşlarına karşı son görevlerini yerlerine getiriyorlardı. Şaman kendini hala kulübesine kapatmış dua ettiği için cenazeyi Şirun yönetmişti. İki ceset birliktelik yemini ettikleri için bir sala, birbirlerine sarılır bir şekilde yatırılmış yeraltı göllerinden birisine salınmışlardı. Yanlarında da yanan bir meşale vardı. Cesetleri saran kurumuş mantar parçaları hızla tutuşarak çifti alevden bir battaniyeyle sardı. Bir süre sonra da Salı oluşturan ana parçalar da tutuştu ve dağılarak dibe battı. Etrafı yeniden karanlık kaplarken Şirun törenin son kelimelerini söylüyordu:

“… ve biz de zamanı geldiğinde onlara katılacağız! Tanrıların beyaz evlerinde!” Sözleri bitirir bitirmez dizlerinin üzerine çöktü. Ancak bu kadar dayanabilmişti. Karnı deliler gibi yanıyordu. Verdiği karardan düpedüz pişmandı. O kanı içmemeliydi. Etrafına toplanan endişeli insan topluluğu arasında gözleri arkadaşlarını aradı. Tahmin ettiği gibi Honnort, kalabalığı yararak geldi. Zayıf bedeni belinden tuttuğu gibi omzuna vurarak köye doğru yola çıktı. Kısa süre sonra Şirun bilincini kaybetmişti. Bir süre sonra ise Honnort da yere yığıldı. Kimse ne olduğunu bilmiyor, bu koca savaşçının nedensizce yere yığılmasına bir anlam veremiyordu. Zaten aynı kişiler bir süre önce onları takip eden Toril’in yere yıkılıp arkada kaldığını da fark etmemişlerdi.

Yazan kişi : snyzer Nimrunya
(Tekyuzuk.com Arşiv)

Sauron

Yazar İsim: Sauron
Irk: Maia  Sınıf: Yüzüklerin Efendisi  Kriter: Kaotik Kötü

Bu kategorideki diğerleri: « Ayin Yağmuru Hatırla »
Yorum yazmak için lütfen üye olunuz

SON RESİMLER

SON VİDEOLAR

Bulunduğun sayfa: KÜTÜPHANE ÖYKÜLERİNİZ Kiler